LİMON YOLLARDA

Tatlı bir pazar sabahı Limon’dan Mumcular’a, Karaova Bağbozumu Buluşması’na, doğru çıktığımız yol Çökertme’ye kadar uzanınca, yediğimiz içtiğimiz bizim olsun gördüklerimizi anlatalım dedik.

İlkini kaçırdığımız, 2. Bağbozumu Buluşması’nda; Mumcular’dan Milas’a, çevre köylerde üretilen ekinler, işlenmiş yazmalar, yöresel kıyafetlerle süslenmiş bez bebekler, bazlamalar, peksimetlere, halılar, yöresel şaraplara kadar yok yoktu. Köylerimizin güzel insanlarının ayrı, her mahsülün ayrı bir hikayesi var. Lezzetler başka, kokular başka… Bodrum Üretici Pazarı’ndan aşina olduğumuz birçok tezgah sahibi de buradaydı. Onu tadayım, bunu tadayım derken pazar yerinden tok ayrılmamız işten bile değildi.

“8 kilometre daha devam ettikten sonra Çökertme’deydik: Gökova kıyısında, Milas’a bağlı bir köy”

Pazar yerinden Mazı’ya doğru gitmeye karar verdik. Mazı yokuşunun başına geldiğimizde, hemen sağ tarafta tezgahlarını gördüğümüz Esma Teyze ve kızı Aslı’nın; doğal zeytinyağları, çiçek balı, bir yandan odun ateşinde demledikleri çayı, kendi buğdaylarından köy ekmekleri, taptaze süt mısırı ve keyifli köy sohbetleri yol üzeri şifalı bir mola durağı oldu bizim için. Bu arada otururken karar değiştirerek rotamızı Çökertme’ye çevirdik…

6

8 kilometre daha devam ettikten sonra Çökertme’deydik: Gökova kıyısında, Milas’a bağlı bir köy. Koy için “Çökertme Bükü” deniyor. Candan neredeyse 10 yıl önce, mavi tur vesilesiyle gelmiş buraya, haliyle şaşırıyor: “Yepyeni bir yere gelmiş gibi hissediyorum” diyor. Her yerde olduğu gibi burada da işletme sayısı ve nüfus yoğunluğu eskisi gibi değil… Yine de çok güzel o ayrı. 6-7 tane işletme var, kimi restoran, kimi pansiyon olarak hizmet veriyor. Tertemiz denizi, insanların kendi halindeliği dışında bize en çok keyif veren “Cybyll Art Gallery” oldu. Candan, eski tahtalar üzerine yapılmış yağlı boya tabloları görünce Limon için hemen bir tanesini seçti bile.

“12 yıl önce yolu Çökertme’ye düşüyor ve şu an yaşadığı 130 yıllık, eski bir yağhane olan bu mekanı satın alarak restore ediyor”

Sibel Hanım, bahçesinden topladığı nane, limon yaprağı ve komşusunun arka bahçesindeki üzümlerle yaptığı harika limonatayı ikram ederken konu resimlerin hikayesine geliyor…

Sibel Diker, 1995 yılında hobi olarak başladığı resim sanatını, 2005 yılında Mehmet Karaman’ın atölyesindeki çalışmalarıyla zenginleştirerek bugünlere taşıyor. Çocuklara verdiği workshoplarla bugünlerde de çocuklarla bağını kopartmayan eski bir anaokulu sahibi. 12 yıl önce yolu Çökertme’ye düşüyor ve şu an yaşadığı 130 yıllık, eski bir yağhane olan bu mekanı satın alarak restore ediyor.

“Bugünlere hazırlandığımı bilmiyordum, kişisel sergiler açarak hobi olarak devam ediyordum. Daha çok figüratif resimler çalışıyordum ve bir gün iç dünyamı tetiklediğini farkettim, o resimleri elime alma ihtiyacı hissediyordum. Ardından heykel eğitimi aldım ama o da beni tatmin etmedi. Tasarımla ilgili bir şeyler yapma ihtiyacı hissetmeye başladım. Sonrasında, teknik üniversitede 2 sene de takı tasarımı eğitimi aldım ve bunun da beni yeterince ifade etmediğini farkettim. Bir gün Sultanahmet’te sokaklar arasında dolaşırken Kitre bebeklerle tanıştım. Onun üzerinde hem tasarım hem heykel hem de resim vardı. Aradığım her şey onlarda vardı ve ben de orada takılı kaldım. Resim ve bebeklerin etrafında dönüyorum uzun yıllardır. Buradaki oluşumu yarattıktan sonra, el sanatlarıyla uğraşan diğer arkadaşlar da katılmak isteyince bahçelere kadar çıktık işte böyle.”

2

“O evleri kurtaramasam da, en azından, bir parça da olsa, insanların evlerinde sanat eseri olarak yaşıyorlar”

Muğla’nın yörüklerini bilirsiniz; Cybyll Art Gallery’deki hemen tüm resimler ve bebekler Ege’nin mizacını, izlerini taşıyor…

“Hep köylüleri çalışıyordum. İçimden gelen oydu. Buraya yerleştikten sonra baktım ki hep buranın köylüsünü çalışıyor, onları çiziyormuşum. Bu kadar mı olur, baş bağlamalarına kadar aynı… Çomakdağ’ın bile nerede olduğunu bilmediğim zamanlar yaptığım bir resim var mesela, aynı oradaki kadını çizmişim. Ahşapların üzerine yapma dürtüm de buradan çıktı. O yıkılan taş evleri görünce içim sızlıyor, hayatım boyunca öyle bir ev alıp restore ederek hayata geçirmek istiyordum. Böyle evlere denk geldiğim zaman hep ellerimi üzerlerine koyarım, sanki enerjisini alacakmışım gibi. Bir nevi bir meditasyon benim için işte. Bir gün yine taş bir evin önünde oturdum ve ellerimi evin duvarına koydum, gözlerimi kapattım. Bir anda pencere gözlerimin önüne geldi, sanki “Al, kurtar beni buradan” diyordu. Ben de o pencereyi söktüm ve eve getirip üzerine resim yaptım. Buranın ağacı, buranın insanıyla birleşince çok özdeşleşti. Ahşabın üzerine ilk resim yapan insan ben değilim elbette, ama ruh aynı ruh. O evleri kurtaramasam da, en azından, bir parça da olsa, insanların evlerinde sanat eseri olarak yaşıyorlar işte. Şimdi köyleri dolaşıyorum, eksik kapı-pencereli taş ev görürseniz bilin ki Sibel aldı.” (gülüyor:)

3

Deniz, kum, güneş… Çökertme’den bal çalıp gün batımını yakalayabilmek için dönüş yoluna geçiyoruz. Gökbel köyünden geçerken Ayşe Teyze’yle karşılaşıyoruz, halı dokuyor. Biraz ilerde, eşi Adem Amca ektikleri biberleri suluyor. Bizi görünce çok seviniyorlar, “Sen de İstanbul’lumun?” diye soruyor Ayşe Teyze. Gelen giden eskiden daha çok olurdu, diyor, iç geçiriyorlar. İneklerin memeleri yara olmuş, kantaron sürmeye kalkıyor bir yandan. Ayşe Teyze’nin, çiçeklerinden yaptığı baldan bir kavanoz alıp yolumuza devam etmek için kalkıyoruz. Gitmeyin, oturun diyor. Yine geleceğiz, diye söz verip ayrılıyoruz Gökbel’den…

-Gizem Selimoğlu

Foot