BİR BODRUM KAÇKINI HİKAYESİ

Bodrum’a gelişim ve burada kalıverişim o kadar ön hazırlıksız, öylesine doğal ve iteklemeden oldu ki hala şaşırıyorum.

İstanbul’un artık tanıyamadığım ve çirkin bir şeye dönüştüğünü anlamam-yabancılaşmanın getirdiği yalnızlık ve Bodrum’da üç ay sürecek bir iş teklifi birleşti, beni buraya getirdi. İlk günler, kış Bodrum’unun tadını çıkartarak doğaya ,ıssızlığa, sakin ve yumuşak günlere alıştım. Zamanla iş dışındaki  zamanlarda ‘çevremizi tanıyalım’ seansları yaptım, bulunduğum yerden yavaş yavaş açıldım.

Aslında Bodrum’un yabancısı değildim ama neredeyse yirmi yıldır adımımı atmamıştım. “Benim Bodrum’um” çok uzaklarda, 2000’lerde kalmıştı. O zamanlar Mavi-Hadigari-Bodrum Müzesi; deniz sonrası ‘Cırık’ ziyafetleri vardı. Sonra sonra Limon açılmıştı. İstanbul’dan kaçan arkadaşlarım açmışlardı. Çok sıcak, bohem, ev gibi bir yerdi. Orada bahçede oturup önümdeki mojito ve kırmızı üzümlerin içinden geçen akşamüstü güneşinin renk cümbüşünü izlemek, tatlı sohbetler etmek, etraftaki antik kent koruma alanının çıplak doğal tepelerini seyretmek, oralarda ufak yürüyüşlere çıkmak, sağda solda asılı sanat eseri hediyelik eşyalardan paramı son kuruşuna kadar sayarak satın almak çok hoştu.

Yıllar içinde Bodrum’un, tıpkı her yer gibi çok değiştiğini, betona, pop ve magazin kültürüne yenildiğini duydum.  Tanıdığım, bildiğim ve anılarımın sahnesi olan mekanların da çoğu bu durumdan nasibini almıştı. Bu yüzden Gümüşlük’ü ziyaret etmeyi erteledim. Bodrum’un en sevdiğim köşelerinden birisini ve oradaki anılarımı hatıralarımdaki gibi korumak istedim. Oradaki doğallığın ve doğanın-tarihin yok edilmiş olma ihtimali beni ürkütüyordu.

Sonra bulutlu, rüzgarlı, şahane bir kış günü cesaretimi toplayıp Gümüşlük’e geldim. Aaa, yemyeşil, tıpkı eskisi gibi, aynı sadelikte aynı güzellikte. Sanki zaman burada durmuş. Sevinç içindeydim. Antik Myndos kentine ve koruma kararlarına binlerce teşekkür ettim bu korunmuşluk için .O hevesle  Limon’a geldim. Çok şükür yerinde duruyor ama bahçe kapısı kapalı? Hırsız gibi içeri süzüldüm; sevgili Limon’um terk edilmiş ama o nefis bahçe, bar, evin kendisi, her şey aynı. “Ben hep buradaydım ve seni bekliyordum.” dedi bana. O gün bahçedeki çıplak metal banklardan birine oturup kış Limonu ile baş başa anılarımı canlandırdım. İçime tertemiz hava ile birlikte huzur duygusunu doldurdum. Oh! Her şey aynıydı, değişmemişti ve hala-hep çok güzeldi.

Başka bir hafta sonu yine geldim. Kapalı bahçe kapısını açıp içeri girmek yine hırsız gibi hissetmeme yol açacaktı. Derken genç bir adam gördüm (Canbay’mış :)). “Ben buranın eski bir müşterisiyim. Kapalı ama gelip gitmek hoşuma gidiyor; girebilir miyim?” dedim. Öyle tatlı ve sıcaktı ki “Tabii, ben çıkıyorum ama siz buyurun, bahçenin keyfini çıkartın. Kışlık yerimiz ise Gümüşlüğün içinde, bekleriz.” dedi. Oraya gittim tabii. Sevimli, hoş bir kışlık mekandı; nefis mutfağı  ve cana yakın insanlarıyla çok ‘Candan’dı’. Yine de yazlık Limon’un sezon hazırlıklarını sabırsızlıkla izledim ve O’na kavuşmayı bekledim.

Şimdilerde amacıma ulaşmış vaziyetteyim. Sevgili Candan ve şahane arkadaşları, Türkiye gibi “güzel olanın kökleşmesinin pek mümkün olmadığı” bir ortamda Limon’u, istikrarla geliştirerek ama bunu yaparken kimliğinden, sevimli bohemliğinden hiçbir şey yitirmesine izin vermeyerek korumuşlar. Bodrum’la ve Gümüşlük ile özdeşleşmiş, olanca popülerliğine rağmen kalitesinden ve sıcaklığından ödün vermemiş bir yer Limon. Kişisel tarihimin en tatlı ve renkli sayfalarından birisinin içinde olmaya devam etmek ne güzelmiş. Bunun için tüm Limon ekibine ve beni buraya gönderen şansıma müteşekkirim.

-Berna Tükel